22 Haziran 2021 Salı

Yalnızlığımın nefesini hissettiğim balkon

                                                             









       Sevgili babam galiba yeteneği vardı gerisini yaşamdan öğrenmişti. Bir mühendis titizliğinde  evin planlarını kendisi çizerdi.

         Gözlerimi dünyaya açtığım ilk evimiz de yaşam alanımız hayatımız diye düşündüğüm avluydu. Annemin gökkuşağını andıran çiçeklerinden sardunyalar, ortancalar, ne bulursa ektiği tenekeler içindeki çiçekleri avluya farklı bir hava verirdi. Bahçede ekilen zerzevat, korkusuzca dolaştığımız sokaklardı tüm dünyamız.

      Dışardaydık sürekli. Kış gelince sığındığımız kuzine kadar yakındı sokak kapısının üstünde oynanan evcilikler. Yüzümüzü çevirdiğimiz gökyüzü hep yakındı bize. Akşamları oynadığımız sokak lambaları altında birbirimiz aradığımız saklambaçtı.

         Ne zaman ki yeni eve gitme vakti geldi. Minicik bir balkona sığmaya çalıştık. Köyden kente göç eder gibiydik.  Neyse ki terasın genişliği ve birinci kata terfi etmemiz mutlandırmıştı bizi. Babamın inşaat ustası olmasının şansı. Zaten biz büyümüştük, sokaklar yavaş yavaş tekinsiz mi oluyordu. 

        Atlı arabalardan, faytonlardan, geçiş yapmıştık arabalara. Evlerimizde düz ayaktan kurtulmuş. Birinci, ikinci, üçüncü derken yukarıdan bakmaya başlamıştık her yere. Bazıları renkli kuleler içinde yaşayacağımız modern hayatımız. Gözümüzün alabildiğince görmek için tırmandıkça tırmanıyorduk . 

       Ağaca toprağa hasretimiz vardı. Akrabalarla gidilen piknikler, okulun bahçesindeki koru, evin karşısındaki çınar ağacı ile idare ettik.

       Şehrin her yanını saran binalar arasında nefes almamız gerçekti aldığımız nefes miydi? Onu da fark edemedik. Şehirler büyüdü sırt sırta verdi evler. Köyünden gelen insanlara dar geliyordu.

       Binaları yapan mühendisler mutfak ve balkonları küçültmüşler oturulmayan geleneklerde her daim gelecek konuklara hazır odalar yapmışlardı. Minik balkonlara sığmaya çalışırken bir yanda annemizin terfi ettiği mutfaklar içinde  mutluyduk. Çünkü daha büyümemiştik. Tıpkı oturulamayan balkonlar gibi.

       Hayatımızı birileri mi belirliyor? Niye yeni yetişmiş elemanlar, evleri inşa eden kişiler, gelir grubuna uygun yüzü karanlık, ruhsuz evleri dikmişlerdi. Göçebe toplum olup yerleşik hayat bize göre değil diyerekten sanki geçici konutlarda yaşar gibiydik.

         Nefes alamıyorduk. Neyse şehir planlamacıları bu sorunlara çözüm getirip parklar oluşturmaya başladılar. Göğe yükselen binalarımızdan çıkıp soluk almaya gitmek lazımdı. Ama onun içinde illa sokağa çıkmak gerekti. Balkonlar evet biraz daha mı büyüyordu yoksa biz büyüyüp balkonlara sığamıyor muyduk? Yoksa balkonda oturacak zamanımız mı yoktu?

        Köydeki yaşam insana yetmedi. (Toprağın bereketini fark edemedi. Şimdi haydi köyümüze geri dönelim şarkılarına sığınıyoruz.) İşsiz insanlar çoluk çocuğu alıp kentteki tanıdığının yanına sığındı. Sonrada kentin etrafında bulduğu toprağa geceden kondurduğu evine yerleşti. Tıpkı çocukluğumuzun evlerine benzer ama derme çatma evler kenti sarmaya devam etti. Bulduğu çekirdeği ekti. Etrafı yaşanacak yere benzetti. Doğduğu eve  özlemini gidermek için. Köyünde olmasa bile köyün benzerini yaratmaya çalıştı.  Lağım kokuları arasında yeni bir hayat oluştu.

        Kentte doğal afetin vurduğu ucuz ve kalitesiz  konutların yerle bir ettiği dünya. Kaybettiğimiz hayatlar içinde acımızı saklar olduk.

       Arazi çok olmasına rağmen merkeze yönelmek merkezde olmak önemliydi.

       Bütün gün iş yerinde çalıştıktan sonra sadece yatmak için vardığımız evler. Balkon sadece ardiye  için mi vardı. Ya da evin hanımının bir sardunya sıkıştırdığı ya da iki ya da üç çiçek ektiği sığınamız mıydı. Peki ev neydi? Sığınılacak liman mı?

         Geniş kalabalık ailelerden çekirdek aileye geçerken hayatımız evler yaşantımızda değişti. Anne baba işe, çocuklar kreşe ya da okula  denilen yeni bir dönem başladı.

          Birden dünya ve zaman değişti. Evde geçirilen zaman azalmışken ev kendini yine hatırlattı. En korunaklı yerimiz oldu. Yaşlı nüfusu eve sokup, balkonsuz küçücük evin pencerelerine yaşlı gözler ile içinde  hapsettik. Yalnızlığının sığınağı ev mi yoksa kendisi miydi?

        Küçülen evleri ofis yaptık. Evin hanımı ocakta yemeğini kaynatırken bilgisayarda işin başına gönderdik. Evin erkeğinin öyle sorumluluğu yoktu. Sadece "Şimdi ne yemek var." demekle meşguldu. (Evde yemek yapan erkeklere sözümüz değil.)  

       Çocukların okulları kapalı, yasakladığımız bilgisayarları önlerine sürdük. Bazılarının evinde o da yoktu. Okul tatil oldu. Kiminin interneti yok, kiminin cep telefonu. Eğitimi hastalıktan rafa kaldırdık. Çocuklarda tıpkı ihtiyarlar gibi evdeydi. Balkonsuz evlerden dışarıyı seyrediyorlardı. Bazıları bit kadar balkonda oyun oynuyorlardı.

       Hayatı sığdıramadık bir yerlere ev önemliydi. Evin planı bizim yaşantılara bir türlü uymadı. Biz bize sunulanı kabul etmekten başka ne yapabilirdik?

          İnanıyorum inanmak istiyorum dünün çocuğu yarının gençliği büyürken  tüm bu sorunları görüp geleceği farklı planlarsınız.

        Not :Bu yazıyı yazmada esin kaynağım oğlumun bana söz ettiği Akbank'ın kırk yaş altı gençler yönelik balkon adlı yarışmanın çağrıştırdıklarıdır.

18 Haziran 2021 Cuma

Mavinin yerde olanını da sevdim gökte olanı da Sinop

                                                                                       

                          Rıza nur Kütüphane'si


                                              Arka deniz

                         Sabah yürüyüşünden Aşıklar Park'ı








        Yedi ay olmuş gelmeyeli. Korana, havalar derken gecikmiş bir yolculuk. Gelince eve, dışarının havasına alışmak, yeni bir yerde olmak. Eşim önden geldi. Ege'nin okulu var. Salı günü düştük yollara. Özlemişim doğayı, uzun uzun  araba kullanmayı. Molalarla beraber altı saatte yol arkadaşımla vardık. (Ankara Sinop arası 440km. Ilgaz ,Boyabat tüneli ile yol daha kısalmış olabilir.) Ilgaz'da yeşilin her tonu. Boyabat tünelinden çıkarken her tarafı sis sarmış. Neyse çok sürmedi. Sinop Gerze kavşağında bitti. Mavi gökyüzüne eşlik eden beyaz bulutlar. Hava sıcaklığı Kastamonu'da  27  Dranaz' da 14 derece genelde ayağım ağrır ama evden çıkmanın yolda olmanın keyfi bambaşka olunca ne ağrı kaldı ne yorgunluk. 

        Dün sabah yürüyüşe çıktım. Şimdi fotoğraf makinasını alıp çıksam maviye  hasretimi gidersem. 

         İlk gün dedesi toruna dondurma getirmiş. Pek dondurma ile aram yoktur. Belki bir akşam tadarım oda ya vişneli olan ya çilek böğürtlen çıkmamıştır. Sabah çayına simidi özlemişim. Fırından yeni çıkmış simit. Kahvaltı esnasında simitçi seslendi. Bugün toruna krep yaptım. Dünden kalan simit kuru olsa bile çok güzeldi. Her yerin simidi farklı burada simit fırın adları ile anılır.

         Bugün pazarı vardı. Önce yürüyüş üzerine pazar meyve bir iki sebze, kadınlar pazarından tere yağ, birde güzel zambaklar. Mis gibi kokuyorlar. Pazara gidince kendimi şaşıran ben. Sonra birde balıkçılara uğrasam aklımda çarpan almak var. Kilosu seksen lira kılçığı temizlenince altı yüz yetmiş gram kalıyor. Olsun dedim. Geçen yazdan dolapta şarap. Yanına güzel bir  sos.

         Dört ceviz, bir dilim ekmek içi, bir diş sarımsak, bir tutam dereotu ve bir kase yoğurt. Tarifinde mayonez var. Artık sağlıklı beslendiğimiz ( ne derece acaba?) için koymuyoruz. 

        Balık kızartıldı eskiden yüzüne bakılmayan balıklar artık çok değerli. Geçen yıl kilosu altmış lira. Alıp buzluğa atmalı. Yazın restorantlara satıyorlar kalmıyor.

          Nasıl taze anlatamam. Masanın üzerinde pazardan alınan zambaklar. Hem ruhum hem midem bayram yaptı. İki gün kaldı. İyi planlama yapmalıyım. Gezilecek özlem giderilecek cadde, sokak, park ve Sinop dostlarım ve akrabalar. Tabii ki mesafeli bir şekilde.  Özlem gidermeliyim. Tadına hasret kaldığım yemekler. Sabahları hava güzel ve rüzgarlı. İki gün yağmur yağdı. 

       Yarın dönüş zamanı. Ne çabuk geçti. Martıların sesi eşlik ediyor hayata. Bugün futbol sahasında martılar var. Bazen çöpte görüyorum. Denizde balık bitince martılar şehrin içlerine gelmeye başladı. Geçen yıl balkona hazırladığım kahvaltının peynirini gelip alan martılar vardı.

        Ayrılık vakti gelince yüreğimi üzüntü kaplar. Nedense bu şiir birden dolandı dilime.

Haydi Abbas vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam. 
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun; 
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce. 
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana. 
Katıp tozu dumana, 
Var git, 
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan; 
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

CAHİT SITKI TARANCI


13 Haziran 2021 Pazar

Bugün günlerden sarı sıcak mı olduğunu bilmediğim bir yaz günü

                                               






                                           Ebru keyfi yapıyorum

                                             Bahçemden ekiyorum
                                           Yetiştiriyorum
                                                   

                                                     

                                                   


                                           Okuyorum

       Yağmurlu bir gün sonrası yaz günlerinden biri. Pazar sabah yedide uyandım. Hangi işe yetişeceğim bilmem ki. Galiba günü yaşamaya yetişmem lazım. Terasa çıktım. Çiçeklerime baktım. Aldım elime kitabımı iki saate yakın okumuşum.

         Hava güneşli. Kahvaltımı Ankara'nın değişen yüzüne dönerek yapayım dedi. Biberin üzerinde minik bir arkadaş, dereotu, nane ve soğan yaprakları bir iki marul topladım. Evin sessizliğine inat sokakta sessiz. Adamım Sinop'ta nükleer santrala hayır için bilir kişi. Toplantıda konuşturmamışlar. İki saatlikte keşif yapıp karar verecekler. Güzelim memleket Sinop nükleere kurban verilecek. Denizlerimiz, doğamız ölecek. Hep böyle olmuyor mu? Deniz salyasını birden mi çıkarıyor?

       Torunun şekeri yatağın başucunda. Kuş sesleri de duyulmadı bu sabah. En güzel masa örtüsünü serdim. En güzel tabaklar, radyo ilef çalmalı sessizliği bozmalı hayatın. Taze demlenmiş çaya arkadaş mis gibi Silifke Taşucu'ndan gelen limonlardan yapılan limonata eşlik etmeli. Limonatanın nanesi eksik kalmasın. Bu yıl limonata tarifini değiştirdim. Bunu kızımdan öğrendim. 

             Didoş limonatası:

      Dört ya da beş tane limon ve bir portakal buzluğa attım. Sabah çıkardım. Kesilecek kadar yumuşamış. Bıçakla böldüm. Bazılarının üstünden bıçakla kabukları aldım. Limonçello yapmak için. Robatta parçaladım. İçine sıcak su koydum. Bir avuç şeker bir kısmını kaynattım. Süzdüm. Limonların acı tadı yok. Yapması kolay pratik.

        Ankara'nın sessizliğine bir köpek havlaması eşlik etti. 

        Taze soğan, sucuk ve tavada yumurtaya Ege'nin memleketimin zeytinyağı eşlik ediyor. Ankara  yarı açık cezaevinden alıyorum. Akhisar yazıyor sanki memleketi görmüş gibi oluyorum. Ekmeğimi bandırıyorum. Birden doyduğumu hissediyorum. Limonata mı doyurdu, yoksa yalnızlığım mı? Yalnızken ayakta atıştırmalıklar ya da basit yemekler ile günü kurtarıyorum. Sessiz bir şekilde bir kuş geldi. Balkon parmaklığına kondu. Bir iken iki oldular. Bana arkadaş. Güzel sofralar kalabalıklarla anlamlı  kendimi zorluyorum. Saate bakıyorum henüz erken bakkal daha açmamış. Gazete almaya ineceğim. Tırnaklar açmışlar rengarenk. Gülüm küstü mü anlamadım. Tomurcuk duruyor halen. Ay çiçekleri yakında açarlar. Yüzlerini sarı sıcak güneşe döndürmüşler. Yazının düzeltmesi gazete sonrasına kalsın. Boş iki saksım var. Çörek otu ekeyim. Bakayım başka tohum var mı ekilecek.

         Kızımdan gördüm toruna ebru seti almış. Bende kendime alayım dedim. Torunla oturduk ebru yaptık. Dün yalnızdım ebru yaparken eski tişörtleri çıkardım. onları boyadım. Şimdi sabah yürüyüşüne çıkayım. Neredeyse öğlen olmak üzere.

        Dün bir ara usul usul yağmur yağdı seyretmeye doyamadım. Şimdi gök yine kapandı. Geliyor yağmayan nisan yağmurlarına inat haziran yağmurları.

          



12 Haziran 2021 Cumartesi

501.yazı çekiliş sonucu Mogan Göl'ü

                                                                        












       Küçük torunum iki gecedir bende. "Annemi, evimi özledim. Eve gidip onları göreyim yine geleyim" dedi. Eve gidince bu dediklerini unuttu ."Geliyor musun dediğimde yok." dedi.

       Bir önceki yazımdaki güzel yorumlarınız ve dilekleriniz için teşekkürler. İsimleri listeledim. Sonra küçük kağıtlara yazdım. Deniz'e "Çeker misin? dedim. Kazanan sevgili blog dostlarım.

       Handan

       Güzellikler defteri Şule

       Yıldız

       zehrakonukman@gmail.com adresimden iletişim kurabiliriz. Adreslerinizi yazarsanız kitaplarınızı gönderirim.

         Deniz'i sabahları okula İncek'e bıraktıktan sonra (servise vermedik biz götürüyoruz. Ana sınıfına gidiyor.) Baktım Gölbaşı yakın uzun zamandır gitmiyorum. Sabah yürüyüşümü yapayım Ankara'nın denizi yok ama Mogan gölümüz var. O kadar iyi geldi ki! Sabah kahvesini nerede içebilirim diye düşünürken güzel bir mekan gözüme çarptı. Fiyatlar uygun. Marka kahvelerin iki yıl önce ki fiyatlarından daha uygun. Birde bol bol fotoğraf çektim. Kendimi arada ödüllendirmenin zevki ayrı oluyor. Ördeklerin sesi, kuş seslerine kavuşmuş. Doğa uyanmış. Sabah erken ve  hafta içi olduğundan dolayı yürüyen kişi sayısı azdı. Dönüşte daha önceki yıllarda uğramış toprak saksı bakmış almamıştım. Plastik saksılara nazaran toprak saksıları daha çok seviyorum. Taşıma derdi olduğundan iki saksı aldım. Bir tane hatalı üretim yapılmış. Bana saksı hediye etti. "Bazen derim bugün benim şanslı günüm." diye. İçine hangi çiçekleri eksem diye düşünmekteyim. Plastik saksılar güneşte bir süre sonra parçalanıyor. Bir gün alışverişe giderken çöpün kenarında iki kocaman toprak saksı dönüşte onları görünce almıştım. Her şeyin plastikleştiği bir dünyada bir avuç toprağı saksıyla buluşturmak bir de topraktan yapılma olursa güzel oluyor.

        Çiçek ve kitap benim dünyamda önemli bir yeri var. Lise yıllarında annem çeyiz yapmadığım için bana çok kızardı. "Evlenirken sana kitaplarını çeyiz." diye koyacağım derdi. Benimde çeyizlerim kitaplarım. Galiba çiçek sevgisi de annemden babamdan bulaştı. Gittiğim yeri güzelleştirmek hoşuma gidiyor. Annem yalnızlığını kuran okuyarak, çiçeklere bakarak güzelleştirmiş. Bende kitaplar ve çiçek dünyası diyorum. 

6 Haziran 2021 Pazar

Beş yüzüncü yazı çekiliş var ve Hallstatt

 

      Bahar yaz derken bu yazım gezi yazısı olsun dedim. Bir buçuk yıldır evdeyiz arkadaşlarla  bir araya gelince "Gezi  nereye yapalım?" derdik. Şimdi grupta parklarda maskeli mesafeli oturup yine gezilerden söz ediyoruz. "İki arkadaş çok bunaldım yurt dışına gitmem." lazım diyor. Ben uzun süreli maskeyle dolaşamam onun için beni yurt içi gezi paklar onda da ancak kendi aracımla. 

        Son yurt dışı gezim 2019 kasım ayında Romantik tur. Son günü yazmamışım. Salzburg' tan ayrıldıktan sonra son akşamımız sabah Hallstatt ve Graz üzerinden İstanbul'a dönüyoruz. Valizlerimiz toplandı otobüslere bindik. Yola çıktık. Rehberimiz "Bir öneri yapmak istiyorum." dedi. Hazır buraya kadar gelmişken sizi tekne turu ile buraları gezdireyim.  Bir daha ne zaman gelirsiniz."Şanzımıza hava da güzeldi. "Halstatt'a yakın mesafedeki köye  kadar gideriz oradan da tur otobüsü gelir hem gölü hem de buradaki küçük kasabaları görmüş olursunuz." Kabul ettik.  Sabah tahminen on civarı organizasyon yapıldı. Biletler alındı. Köyde mağazalar açık değil yine de etraf ,çiçekler ve yeni yıl hazırlıkları başlamış. Sabah kahvesi içebileceğimiz mekanlar kapalı. Teknemiz geldi. Bizden başka kimse yok. Manzara müthiş hava kasım olmasına rağmen çok güzel. Bir sonraki kasabada tur otobüsünü beklerken kafeler açılmış. Köyü gezdik kahvemizi aldık ve otobüsümüz geldi. Yol boyu sonbaharın renklerinin ağaçları ışık gölge oyunları. Hallstat'a varış. Çok güzel göl kenarı şirin evler ve çiçekler. Son masal köyümüz. Yanlış hatırlamıyorsam Çinliler buraya gezi amaçlı insanlarını göndermiş fotoğraflarını çektirip aynı masalsı köyü ülkelerine yapmış. Masal dünyası gibi bir yerin sonuncusuydu. Yalnız gazetelerde bir haber vardı  yerli halk gelen turistlerden şikayetçiydi. Gürültüden rahatsız olduklarını söylüyorlarmış evlerinin önüne not koymuşlar.

         Anılar üzerinden zaman geçince unutuluyor ya not almak lazım ya da fotoğraf çekilmesi lazım. Bundan sonrasını fotolar hatırlatıp konuşsun.

                                            














500 yayın

     Evet blogta beş yüzüncü yazı. İlki iki bin sekiz yılının kasım ayında ilk blog yazımı yazmışım. Hüznün tadı eşimin kuzeni benim de aynı zamanda arkadaşım. Ondan duydum gördüm. Blog dünyasına adım attım. İki bin yılından itibaren günlük tutmaya başladım. Sonra blog dünyası . Neden yazıyorum; kendime zaman ayırmak, kendim için bir şey yapmak, dünü hatırlamak, hayata karşı benimde söylemek istediklerim olduğunu bunu yazarak belgelemek. Unutmamak için de olabilir, yaşadığım güzellikleri paylaşmak. rahatlamak. Uğur Mumcu Vakfı' ında yazma kursuna katılmıştım. Mehmet Eroğlu "Yazmak için acı çekmek gerekir acı varsa iyi yazarsınız." demişti. Acı değil de ( Diğer yandan yaşamın çelişkileri, adaletsizliklerini görmek onlarda insana üzüntü veriyor.) yaşadığım zamanda beni etkileyen olay ve durumları  yazdığımı düşünüyorum. On üç yılda ilk günkü yazdıklarımla bugünkü yazdıklarımı karşılaştırınca yazdıkça açıldığımı ve aşama kaydettiğimi gözlemledim. Günlük notlar, okuduğum kitaplar en son Jean Christophe Grange' Küllerin Günü yeni kitabını okudum. Araştırma yapmış. Daha önceki kitapları da  araştırıp güncel olaylarla birleştirme kurgulama. Benim bir çok eksiklerim var. Ama okudukça, sorguladıkça, yaşamı anlamaya çalıştıkça hayat döngüsü bitmez. Belki de hayatla baş etmenin bir yolu olabilir. Yazma kursunda Ahmet İnam bir yazımı değerlendirirken "Naif" demişti. İlk önce olumsuz aldım sonra sözlüğe bakınca yapmacıksız açık yürekli olmak diyor. Sonra kursu bıraktım. Çünkü hem iş hem yazma kursu bir arada gitmedi. Üç günde bir hikaye yazabilmek zaman gerekli. Sadece yazmaya odaklanmak. Oyun yazma atölyesinde Emre Koyuncuoğlu " Her şeyi yazabilir misin? sorusunu sormuştu.  Yazamayacağım bana ait özel bazı durumlar var. Şimdi daha çok yazabiliyorum. Ama üç günde bir hikaye olmasa da son günlerde  blog yazısı yazmışlığım var. Çok eksiğim var. Şöyle düşünmekteyim "Denizde bir damla yazdıklarım olsun." Yorumlar yeni arkadaşlar ve dostluklar. En iyisi gün içinde beni mutlu eden bir eylem. 

       Yazılarım beş yüz olmuş. "Şöyle minik bir pasta yapıp kutlayayım birde bu yazının anısına yorum bırakan bloglardan üçüne kitaplığımdan sevdiğim kitapları armağan edeyim. Yorumlarınızı bekliyorum.

Not: 11 Haziran 2021 Cuma günü saat 18.00 'e kadar

Sevgili blog dostlarım. deeptone  duyuru yapmış. Kitap çekilişi var diye . Bu tarihten sonra yapılan yorum olursa onlar arasında bir çekiliş yapacağım. Bir sonraki yazımda sonuçları açıklama yapacağım.

                                            

1 Haziran 2021 Salı

Haziran ayı Ankara'da gül zamanı

                                              

                                   Sitenin bahçesinden

                               
Vişnem yedi ay önce ektim. Çiçekten meyveye dönüşüyor. Kuşlar yemezse.





                                                

                 

         Yaz mı geldi. Nerede? acaba. Bugün dışarı çıkarken yağmur yağıyordu, şemsiye ve giyemediğim deri montla dışardaydım. Öğlen güneş çıktı. Uzun zamandan sonra ilk defa Kızılay'a indim. Restoranlar, kafeler, simitçiler dükkanlarını temizlemişler, fazla kalabalık olmayan bir kaç kişi doldurmuş. Ay iyice şaşkın bir hal içindeyim. "Şurada oturmuş çay simit yemişim." diye düşünmekteyim. O kadar yabancı gelmeğe başlamış ki ev üzerime yapışmış. Gidip bir yerlerde korkmadan oturabilecek miyim?  Tabii ki ona da alışacağız. Şu gariplik geçecek. Hazır inmişken biraz alışveriş yapayım dedim. Mağazadan maske üstümde nefes almakta zorlanma diğer yandan havanın nemi bir an önce kendimi dışarı attım. Tabii fiyatların yüksekliği beni şaşırttı. Bilmiyor muydun? diyeceksiniz. Tabii yiyecek alırken her geçen bir gün öncesine göre daha fazla verdiğimi hatırlıyorum. Giysilerde de fiyatlar uçuk alınacak bir şey bulamadım.  "Haydi gelmişken kitapçıya uğrayayım" dedim. Dost kitapevine giriş yaptım. Hemen önüme gelen ilk bir kaç  kitabı seçtim. Not aldığım kitaplardan biri yokmuş. Olanlarla idare ettim. Kitapçıda çok bunalmadım ferahtı. Kızılay çok kalabalık değildi. Maskesiz insana rastlamadım. Kızılay'daki işim bittikten sonra Bahçeliye geçtim. Simit almak için markete girdim. marketin önü çiçekten geçilmiyor. Hemen kendime ve eşimin teyzesine karanfil aldım. Karanfil kokularını yarınlara saklayayım çöp kokularını bastırsın düşüne dönüştü.

        Aslında bu yazımda heykellerden bahsetmekti derdim ayrı bir yazı yazayım. Biraz da araştırma yapayım. Geçtiğimiz hafta sonu köydeydim. evdeki çiçeklerin bir kısmını oraya götürdüm. Ankara'da gül zamanı bahçeler, parklar rengarenk güllerle dolmuş. Markete giderken seyredip ruhumun mutluluğu çoşsun istedim.. Özellikle apartmanın bahçesindeki güller pembe güle hastayım. Yöneticiyken bir kısmını Başar'la beraber dikmiştik. Köy biraz soğuk olduğu için açmamış. Bende yeni saksı alıp onları düzenledim. Sinop planlaması yapmıştık Bir haftalık erteleme yapalım dedik. (Torunun okulu açılınca onu götürecektik. Bu durumda herhalde götüremeyiz.) Şimdi bir hevesle kitaplarıma bakıp hayal dünyasına dalayım.

     

Unutulmayan inci taneleri

                                                                                                 Köyde baharın ayak seslerini hatırlatan çiğ...